Merhabalar. Bu konu epeyce kafa yoran bir husus. Bazı çevreler Atatürk’ü hümanist/solcu görürken diğer bir çevrede Atatürk’ü kendi ideolojik çerçevesine oturtmaya çalışıyor. Milliyetçiler, sağcılar, Türk-islam sentezi’nden bahsediyorum.

Peki Kemalizm Irkçı mıdır?
İlk olarak şunu bilmeniz gerekir ki Kemalizm, bir devlet ideolojisidir. Kemalist anlayışa göre asimilasyon uygulanmalı ve halklar Türkleştirilmelidir. Türkçülük kaidesi ise farklıdır; kendi içinde farklı yorumlar barındırır. Bu noktada ilk Türkçüleri ele alacağız.
Burada Ceditçileri kastetmiyorum. Çünkü Ceditçiler ve sonrasında Osmanlı’daki ilk dönem milliyetçilik akımları hiçbir zaman ırkçılığa kaymadı. İsmail Gaspıralı, Şinasi Paşa, Ahmet Vefik Paşa gibi isimlerin yanına; sonradan gelen ve daha enternasyonal bir düşünceye sahip olan Sultan Galiyev, Mollanur Vahidov, Turar Rıskulov gibi kişileri de katmak gerekir. Galiyev ve Vahidov da tıpkı ilk Türkçüler gibi İslam ile halkı harmanlayacaklarına inanıyorlardı.
Ali Bey Hüseyinzade, Ahmet Ağaoğlu ve Necip Asım gibi isimler de bu noktada ırkçılıktan ziyade İslam kimliğini ön planda tuttular. Ama bu kişiler, Türkçülük fikrinin temellerini atmakla beraber Türk tarihi araştırmalarına öncülük edip Türklük bilincini oluşturdukları için büyük önem taşırlar.
Fakat bunların arasında Türkçülüğün babası sayılacak birkaç isim zikredip onlardan devam etmek isterim: Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp. Milli şairimiz Mehmet Emin Yurdakul’un ise ırki vurgulu yazıları olmasına rağmen her zaman İslami bir çizgide yer aldığını söyleyebiliriz; bu yüzden onu ayrı tutmak gayesindeyim.
Ziya Gökalp
Cumhuriyetin en bilinen ve tanınan Türkçü yazarlarından biri olan Gökalp, daha çok Atatürk’le olan fikri ilişkisiyle bilinir. Bundan ziyade kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları kitabı, yaptığı sosyolojik araştırmaları ve Türklüğü ateşli savunmasıyla tanınır.
Fakat kendisi Türkçülüğü savunurken daha çok İslami bir çerçevede yol izlemiş ve kültürel bir kulvarda kalmıştır. Bu da onun Ceditçilerle aynı çizgide olduğunu gösterir.
Gökalp, ırki bir yol izlememiştir. Kendisi bunu zaten açıkça belirtir:
“Millet, ne ırki ne kavmi ne coğrafi ne siyasi ne de iradi bir zümre değildir. Millet; lisanen, dinen, ahlaken ve baddeten yani estetikçe müşterek olan, aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep (oluşan) bir cemiyettir.” (1)
Gökalp, kendisine Kürt diyenleri de sert bir biçimde eleştirir. Türk olmanın kanla değil, kültür ve dille gerçekleşeceğini söyler ve ekler: “Ben Türk harsıyla (kültürüyle) büyüdüm, o halde Türk’üm.” Ali Kemal’e yazdığı şiirinde ise şöyle der:
“Kürt olsaydım bile ilk gayem Türk milliyeti olurdu, çünkü Türk kuvvetli olursa Kürt, Arap, Çerkez bütün İslamları kurtarır…”
Bu yüzden Gökalp, “Irkçılık hayvancılıktır,” der ve geçerdi. Onun için kültür ve dil önemliydi, biyolojik ırkın pek bir önemi yoktu. Hatta diğer unsurları da kapsayan radikal bir kucaklayıcılığı vardı: “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.” (2) Gökalp bu yüzden ırki değil, kültürel bir milliyetçi olarak kalmıştır. Konuyu burada uzun uzadıya yazmak istemedim ancak Türkçülüğün Esasları okunduğunda bu durum daha iyi anlaşılacaktır.
Yusuf Akçura
Türkçülüğün en önemli ideologlarından olan Akçura, bu fikrin manifestosu sayılan Üç Tarz-ı Siyaset kitabında İslamcılık ve Osmanlıcılık ideolojilerine karşı üçüncü bir yol olarak Türkçülük tezini ele almıştır. Orada “Neden Türkçülük?” diye sorup, bir siyasi doktor olarak cevap vermiştir. Kendisi, bilindiği üzere siyaset biliminde doktora yapmış, Avrupa siyasetine son derece hâkim biridir.
Akçura genel tarihi ve siyaseti iyi bildiği için Osmanlı siyasetine geniş bir yelpazeden bakıyor ve Türkçülük metninde de bunu gayet iyi gösteriyordu. Çünkü devletin temelinin İslam veya Osmanlıcılık üzerinden kurtarılamayacağını açıkça dile getiriyor, bunun için analizler ve tarihi gerçekler sunuyordu.
Sadece yazdığı kitaplar değil; katıldığı, örgütlediği organizasyonlar ve çevresi de bu noktada önem arz eder. Atatürk’ü Gökalp’ten daha çok etkileyen kişi de kendisidir; Çankaya sofrasının daimi davetlilerindendir. Kurucuları arasında bulunduğu Milli Meşrutiyet Fırkası ve bir Türk komünisti olan Mustafa Suphi ile geçmişi, Ahmet Ferit Tek gibi isimlerle yakınlığı onu ayrı bir yere koyar.
Mustafa Suphi bildiğiniz gibi TKP’nin kurucusu ve Sultan Galiyev’in sekreteridir. Kendisi Türk Ocaklarından tutun, Türk tarihi araştırmalarına kadar öncülük etmiş, Türk devriminin mimarlarından biri olmuştur. Bu yüzden ona Kemalizmin ideologlarından biri de diyebiliriz.
Ama asıl konu, onun Türkçülüğe kan temelinde mi, kültürel açıdan mı yoksa İslami açıdan mı baktığıdır. Akçura’ya bakıldığı zaman onun Gökalp gibi İslam’ı direkt özleştirmediğini ama Türk ile İslam’ın ayrılmaz olduğunu savunduğunu görürüz. Fakat burada bir parantez açmak gerekir: Türk ile İslam ayrılmaz derken bunu toplumsal işleyişte doğrudan bir doktrin olarak sunmaz. Bu yüzden Akçura’nın dine bakışı, İslam’ı övse de Türkçülük konusunda sekülerliğini korur.
Bu noktada geriye kültürel milliyetçiliği kalmaktadır. Kendisi de Rus Çarlığı altında ezilen bir bölgede yetişmiş ve büyümüş biri olarak ırkçılığın ne demek olduğunu çok iyi bilmektedir. Hatta büyüdüğü coğrafyadaki Türk aydınları (örneğin Gaspıralı ve Galiyev), İslam’ı Türklük bilincinin temeli olarak gördüler çünkü Avrupa’nın şark propagandası bile bu yöndeydi.
Neyse, Akçura Türkçülüğü şu iki kaide ile ayırır:
“Demokratik Türkçülük, milliyet esasını her millet için bir hak olarak kabul ediyor ve Türkler için talep ettiği bu hakkı diğer milletlere de aynı derecede hak olarak tanıyordu. Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nda Arapların, Arnavutların ve diğer milletlerin bu hakka dayanarak haklı olarak istediklerinin verilmesine taraftardı. Türk Yurdu bu görüşünü Arap meselesinde birkaç defa beyan ve izah etmiştir. Bunun içindir ki meşhur bir Osmanlı yazarı, Türk Yurdu müdürünü ‘milliyetperver değil, milelperverdir’ diye vasıflandırmıştı.
Demokratik Türkçülük, ihtimal ki Türklerin çoğunluğunun diğer milletlere mahkûm konumunda bulunduklarına ve hatta hâkim sayılanlarının bile iktisadi ve kültürel bakımdan yalnız mağlup değil, adeta tabi olduklarına ve dolayısıyla ancak hakka dayanarak kurtuluşun mümkün olacağına kanaatten kaynaklanmaktaydı. Bundan başka, demokrat Türkçüler, Türkün mevcut milli potansiyel kuvveti şimdilik kendi kendini yaşatmaya ancak yeter diye düşünüyorlardı; diğer milletleri özümlemek şöyle dursun, idareye çalışmayı bile -o kuvveti azaltmaya sebep olacağından- zararlı sayıyorlardı.
Emperyalist Türkçüler ise, daha çok Avrupa nasyonalistlerine benziyorlardı: Yalın hakka değil, sırf kendi kuvvetlerini artıran milliyetçiliğe taraftar idiler. Gerçi çoğu Avrupa nasyonalistlerinin gözünde milli hak yalın ve mutlak değildir; siyasetin bir vasıtasıdır. Mesela Rusya, kendi içindeki ve dışındaki Slavların milli hakkını iddia ve talep ve bunun için icap ederse harp bile ederdi; fakat imparatorluk içindeki Finlerin, Gürcülerin, Ermenilerin, Türklerin tabii haklarını bile kabul etmezdi, evvelce aldıklarını geri almaya çalışırdı. Kuvvetli zannolunan ve yüz milyonluk bir Rus kitlesine dayanan bu siyaset başarıyla taçlanacak diye beklenirken, yuvarlandı gitti. Almanların da gerek Almanya’da, gerek Avusturya’da takip etmek istedikleri bu tür milli siyasetleri başarısızlıkla son buldu. Daha az manevi ve maddi kuvvete dayanan emperyalist Türkçülük de başarılı olamazdı…” (3)
Yani burada ırkçılığı “Emperyalist Türkçülük” olarak tanımlıyor ve bu yoldan gidenlerin başarılı olamayacağını söylüyor. Bu noktada üstüne konuşulacak pek bir şey kalmıyor. Hatta bir dönem, “Turancılık Osmanlı emperyalizmi, Türkçülük halkçılıktır,” dediği aktarılır fakat bu kaynak hayli şaibeli ve yetersizdir. Bu ifadenin Niyazi Berkes’e uzandığı söylenir ama kaynağı incelediğimde böyle bir yazıya rastlayamadım. (4)
Özetle Akçura’ya göre kan temelli Türkçülük, emperyalist bir Türkçülüktü; saldırgan ve ayrıştırıcıydı. Kültürel milliyetçilik ise daha uygundu. Hatta bu kültürel milliyetçiliğin yayılmacılığını bile eleştirmiştir. Diğer kavimlerin asimile edilme yöntemlerine sert bir dille karşı çıkmıştır.
Öyle ki, genç Cumhuriyetin diğer unsurları asimile etme eğilimini şu sözlerle eleştirmiştir:
“Osmanlı ülkesinde meskûn (yaşayan), Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesi de mümkün bulunmayan kavimlerin (…) zorla Türkleştirilmeye çalışılması nifak (ayrılık) yaratır. Bu politika, Türk olmayan Müslümanları bizimle düşman eder ve o kavimlerin kendi milliyet bilincini uyandırır.” (5)
Görüldüğü üzere Gökalp veya Akçura, günümüzdeki hamasi ve biyolojik ırkçılık konjonktüründe birilerini temsil etmiyorlar. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki yaşadıkları coğrafya buna el vermemiş ve İslami kültürü temel almışlardı. Cumhuriyet dönemi milliyetçilerine geçmeden önce unutmamalıyız ki Akçura da bu Cumhuriyetin kurucu sütunlarından biriydi. O, diğer ırkların asimile olmasını Amerika’nın ekonomik eritme politikasıyla eşdeğer görüyor ve diğer milletlerin milli ekonomi içinde eritileceğini düşünüyordu. Ayrıca Kemalist ideolojinin mimarları; Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi Türkçü ideolojinin ağır toplarıydı.

Medenileşme
“Kemalizm ile Türkçülük uyuşmaz!”, “Kemalizm ırkçı değil!” diyerek meseleyi çarpıtanlara karşı bu satırları kaleme alıyorum. Kemalizm eşittir Türkçülük demek değildir ama Kemalizm kendi içerisinde Türkçülüğü barındırır ve onu muhafaza eder.
Medenileşme sürecinde Avrupa’nın ilmini ve bilimini alma noktasında Kemalizm her zaman milli-gelenekçi kalmış ve özü muhafaza ederek batılılaşmıştır. Nedense Kemalistlere “Batıcı ve Avrupacı” diyerek saldıranlar, ironik bir şekilde kendileri Avrupa kültür potasında erimeyi nimet sayan kimselerdir. Kemalizm ise Avrupa’yı mutlak olarak üstün görmez, medeniyeti üstün görür. Türkçülük de çıktığı vakit tüm milletleri hoş görme noktasında Avrupa ilmini almayı, batılılaşmayı uygun bulmuştur.
Çünkü Kemalizm’e göre Avrupa medeni bir blok olabilir fakat onun ürünlerini körü körüne alamazsın. Osmanlı’da da durum böyleydi; zaten bakacak olursak Osmanlı’nın idari reflekslerinden tutun çoğu pratik genç Cumhuriyette de mevcuttur. Bugün Atatürk’ü “Avrupacı” diyerek itham eden sözde Türkçüler, Yurdakul ve Akçura gibi Türkçülüğün babaları tarafından görilselerdi ağır bir entelektüel aforozla karşılaşırlardı.
Atatürk Avrupacı falan değildi, medeniyetçiydi. Hatta felsefi anlamda en Avrupacı olanlar eski Türkçülerdi; örneğin Ali Suavi doğrudan Batı eksenliydi. Kemalizm ise pragmatik ve Türkçüydü; Avrupa ve Doğu’yu sadece kendi milli emelleri doğrultusunda kullandı. Kemalizm, Türkçülüğün eksik olan siyasi ve ekonomik yanını tamamlayarak devlet mekanizması içerisinde var olmasını sağladı.
Fakat zamanla Cumhuriyet’in bakanları ve bizzat Atatürk, Türkçülerin bu kültürel milliyetçilik çizgisinden çıkarak ırki ve biyolojik bir Türkçülüğe yöneldiler.
Kafatasçılık
Bu dönemde meşhur kafatası ölçümleri yapıldı. Sadece kafatası değil; kan ve kemik ölçümleri de gerçekleştirildi. Bunlar Türk Tarih Kurumu kurultaylarında resmen yayınlandı. Hatta Türk andının yazarı dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, 1932'de şöyle diyordu:
“Türk ırkının dâhil olduğu brakisefal (yuvarlak kafataslı) Alpin ırkı, uzun kafalı (dolikosefal) olan aşağı ırklara göre her bakımdan üstündür. Türk halkı, fiziki evsafı (özellikleri) itibarıyla dünyanın en güzel, en gürbüz, en yüksek seciyeli (karakterli) insan tipini temsil eder. Asya’nın ortasından çıkan bu ulu ırk, gittiği her yere medeniyet, asalet ve kan götürmüştür.”
Zaten dönemin kabine üyelerinin çoğu hem Türkçü hem de radikal anlamda ırkçı bir çizgideydi.
Türk Tarih Tezi
Bu doğrultuda Türklerin kadim tarihinin yüceliğini kanıtlamak maksadıyla Türk Tarih Tezi ve onun arkasından gelen Güneş Dil Teorisi ortaya atıldı. Türk Tarih Tezi’nin ilk metinlerinde, aslında Avrupa’nın Türk ırkına attığı iftiraları temizlemek ve Türklerin aşağı bir ırk olmadığını kanıtlamak amacının güdüldüğü, kimseye ırkçılık yapılmadığı söyleniyordu; fakat pratik öyle yürümedi.
Türk Tarih Tezi, Türk ırkını yüceltmekle kalmıyor, onun tüm dünyadaki medeniyetlerin kurucusu olduğunu savunuyordu. Türk Tarih Kurumu’nun o dönemki makaleleri neredeyse tamamen Türk ırkının üstünlüğü tezine odaklanmıştı. Bu teze rasyonellik kazandırma çabası öyle bir radaddiye ulaştı ki İslam peygamberinin bile Türk olduğu iddia edildi. İsmail Hakkı İzmirli’nin 2. Türk Tarih Kurultayı’nda “Peygamber ve Türkler” adıyla sunduğu makale buna örnektir.
Bu süreçte, Avrupa medeniyetini oluşturan unsurların aslında Türklerden alındığı tezi işlenerek çağdaşlaşmada “Avrupa zaten bizden aldı, o halde bizim olanı geri alıyoruz” düsturu benimsendi.
Büyük tarihçi ve Türkolog, sonrasındaki Irkçılık-Turancılık davasının sanıklarından Zeki Velidi Togan bu tezlere bilimsel olarak karşı çıktı ve yanlış olduğunu söyledi. Ancak Kemalist yönetim için bu bilimsel itiraz, bir başkaldırı olarak nitelendirildi. Çünkü o dönem devlet aklına göre, Avrupa ile ancak onlar kadar sert bir ulusçulukla başa çıkılabilirdi.
Böylece Togan ile Reşit Galip gibi iki Türkçü karşı karşıya geldi. Togan rasyonalitesini korurken, Reşit Galip devletin resmi tezini savunuyordu. Bu noktada sırf Togan’la fikir ayrılığına düştü diye Reşit Galip’e ve Kemalist ideolojiye toptancı bir yaklaşımla saldırmak sığ bir bakış açısıdır. Çünkü Kemalist ideoloji burada kendince argümanlar sunuyor ve Türkleri aşağılayan Batı merkezci tarih anlayışına karşı bir antitez üretiyor tahlilini yapmalıyız.
Şaşırtıcı olan şu ki, bazı Türkçüler bu sebeple Kemalizm’e cephe alıyor. Kemalizm sertleştiğinde de, esnediğinde de eleştirecek bir nokta buluyorlar. Burada hem Togan’ı hem de Reşit Galip’i dönemlerinin şartları içinde saygıyla anmak gerekir. Reşit Galip’i tamamen kötüleyip fanatik bir Atsızcılık yapanların tarihsel derinliği eksiktir. Kendi ideolojik bagajları yüzünden bu figürleri hainlikle suçlayanlar büyük bir yanılgı içindedir.
Sonrasında Türkçülüğün önemli simalarından Sadri Maksudi Arsal da kültürel milliyetçiliği savunup biyolojik ırkçılığı reddetmiştir. Kendisinin Türk Tarihi ve Hukuk ile Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları adlı kitapları hukuka ve sosyolojiye büyük katkı sağlamıştır.

Arsal, milleti millet yapan unsurun kan değil, kültür ve dil olduğunu savunmuş ve kurultayda bu konuda sert tartışmalara girmiştir.
Avrupalılar aşağılanması
Atatürk o dönem şöyle diyordu:
“Tunç Devri Türklerde ve Türklerin medeniyet kurduğu ülkelerde, mesela Sümer’de milattan 7000 sene evvel, Mısır’da biraz sonra başlamıştır. Türklerde Demir Devri başlarında yazı icat edilmiş ve tarih devri açılmıştır. Avrupa’da yazı bilinmeksizin, dört muayyen devir geçirilmiştir.” (6)
Avrupa alfabesinin bile Türklerden geldiği iddia edilerek, geçmişte Türkleri barbar gören Batı dünyasına karşı sert bir entelektüel psikolojik üstünlük kurulmaya çalışılıyordu.
Türklük ve İslam, Araplık
Kemalizmin o dönemki en net stratejilerinden biri, İslam’ın ulusal birliği sağlamada bir araç olarak kullanılması, ardından bu bağın yerini Türk milliyetçiliğinin almasıydı. Atatürk şöyle der:
“Milletin, varlığını devam ettirmek için efradı arasında düşündüğü müşterek bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani ulus; din ve mezhep bağı yerine, Türk milliyeti bağı ile fertlerini toplamıştır.” (7)
Atatürk, ümmet bağının Türklerin milli hislerini uyuşturduğunu düşünüyordu. Onun bu konudaki radikal görüşünü şu satırlar açıkça özetler:
“Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip hür millet teşkil etmelerine tesir etmedi.
Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin üzerinde, kapsayıcı bir Arap milliyeti siyasetine indirgeniyordu.
Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdurlar. (…) Artık Türk, cenneti değil, eski hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının, son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu.” (8)
Kürtler ve Azınlıklar
Cumhuriyetin erken döneminde Kürtlerin müstakil kimliği kabul edilmedi; onların aslında tarihsel süreçte asimile olmuş “dağ Türkleri” oldukları, Türk Tarih Tezi’ne göre Orta Asya’dan göç ettikleri ileri sürüldü. Kamu alanında Kürtçe konuşulması yasaklandı, uymayanlara para ve hapis cezaları uygulandı. Türkçe bilmeyen azınlıklar kamu düzenini bozmakla suçlanabiliyordu.
Dönemin önemli figürlerinden Rıza Nur’un şu sert ifadeleri dikkat çekicidir:
“Türkiye’de Türk’ten başka kimseye hayat hakkı yoktur. Kürtler, Araplar, Çerkesler ya tamamen Türkleşecekler ya da bu topraklardan temizleneceklerdir. Devletin en büyük hatası, bu yabancı unsurları zamanında tamamen imha etmemiş veya sürmemiş olmasıdır.”
Dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve Adalat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da benzer radikal çıkışlar yapmışlardır. Bozkurt’un meşhur, “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmak, köle olmaktır!” sözü bu dönemin ürünüdür. Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir’in de benzer raporları mevcuttur.
Bu politikalar sadece sözde kalmadı; coğrafi isimler değiştirildi, İskan Kanunu ile zorunlu göçler uygulandı ve soyadları Türkleştirildi. Bölgedeki nüfusu kontrol etmek adına Umumi Müfettişlikler kurularak geniş yetkiler verildi. 1925 Şark Islahat Planı ve Dersim’de Abdullah Alpdoğan’ın yürüttüğü harekatlar bu dönemin pratikleridir. Bugün bazı çevreler bu uygulamalar üzerinden Türk milletini topyekun suçlama gayretindedir; ancak devlete karşı yapılan silahlı isyanların karşılığında devlet aygıtının sert bir refleks gösterdiği de sosyolojik bir gerçektir.
Koçgiri isyanını bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın sert yöntemleri mecliste büyük tartışmalara ve onun idamının istenmesine yol açtığında, Atatürk Nutuk’ta onu nasıl koruduğunu şöyle anlatır:
“Nurettin Paşa, gerek bu bastırma hareketinde ve gerek Pontus bölgesindeki ayaklanmayı bastırmakta gösterdiği amansız ve sert tutum yüzünden, halkın şikâyetlerine yol açmıştı. Meclis, kendisinin görevden alınmasını ve yargılanmasını istedi. Ben, Nurettin Paşa’nın harcanmasını doğru bulmadım, kendisini savundum ve korudum.”
Aynı dönemde gerçekleştirilen Üniversite Reformu’nun gayesi de şu şekilde formüle edilmişti: “Yeni üniversite, Türk inkılabının ve Türk ırkının yüksek çıkarlarına hizmet eden bir laboratuvar olacaktır. Bizim ilim anlayışımız, Türk kökünün ve Türk kanının asaletini meydana çıkarmakla mükelleftir.”
Dönemin diğer devlet adamlarının söylemleri de bu tek tipleştirme politikasını özetler niteliktedir:
- İçişleri Bakanı Şükrü Kaya: “Bizim vazifemiz, bu topraklarda yaşayan herkesi Türk yapmaktır. Türk olmayan unsurları Türk harsı içinde eriteceğiz.”
- İsmet İnönü: “Bizim vazifemiz, bu vatan içinde bulunanları behemahal (kesinlikle) Türk yapmaktır. Türkler ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız.”
- Celal Bayar: “Kürt unsuru, Türk camiası içinde erimeye bırakılmalıdır… Doğu vilayetlerimizde mutlak bir Türk ekseriyeti kurulması hayati bir meseledir.”
- Başbakan Şükrü Saraçoğlu: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesidir.”
- İçişleri Bakanı Ahmet Ferit Tek: “Anadolu askeri bir fetih alanıdır ve buradaki her unsur, Türk devletinin mutlak iradesine boyun eğmek zorundadır. Hükümetin görevi, Türk unsurunu hakim kılmak, diğer asabiye (aşiret/etnik) bağlarını ise kökünden kazımaktır.”
- İlk Eğitim Bakanı, Rıza Nur: “Arnavutlar ve Kürtler sülük gibidir, Türk’ün kanını emerler. Devlet mekanizmasından ve ordudan bu unsurlar tamamen temizlenmeli, saf Türk çocukları yerlerine getirilmelidir.”
- Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver: “Memleketimizde Türkçe’den başka lisanlarla konuşan unsurlar vardır. Biz bunlara Türkçeyi öğreteceğiz. Eğer öğretmezsek, yarın bu lisan farkları başımıza yeni siyasi dertler açacaktır. Türkiye’de yaşayan herkesin ruhu ve lisanı Türk olmalıdır. Başka bir alternatifi kabul edemeyiz.”
Sonuç
Özetlemek gerekirse Kemalizm, erken Cumhuriyet döneminde diğer etnik unsurları asimile ederek tek tipleştirme politikası gütmüştür. Bu pratikler ilerleyen yıllarda Varlık Vergisi gibi uygulamalarla daha da keskinleşmiştir. Kemalizm, bir bakıma Türkçülüğün devlet mekanizmasına bürünmüş halidir ve dönemin şartları gereği oldukça sert, dışlayıcı ve devlet eliyle yürütülen bir karakter taşır.
Bugün hala bazı çevrelerin “Atatürk Türkçü değildi” iddiası tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz. Dönemin en büyük Türkçüleri (Yurdakul, Akçura, Gökalp, Ağaoğlu) Atatürk’ü lider olarak benimsemiş ve yüceltmişlerdir.
Ortada garip bir paradoks var: Atatürk’ün iktidarı Türk tarihinin pratik anlamda en radikal, asimilasyoncu iktidarlarından biridir ancak bugün kendisini solcu, liberal veya seküler Kürt olarak tanımlayan bazı gruplar Kemalizm’i bu gerçekliğinden soyutlamaya çalışmaktadır.
Nihai olarak, erken dönem pratikleri ve devlet gücünü kullanma biçimi göz önüne alındığında Kemalizm, teorik ve entelektüel düzeyde kalan klasik Türkçülükten çok daha sert ve keskin bir ulusçu/ırkçı pratiğe sahiptir.
Çünkü Türkçülük fikirsel düzeyde daha kültürel ve insani bir zeminde tartışılabilirken, Kemalizm bunu bir devlet aygıtı ve zorlama gücü haline getirmiştir. Dönemin İçişleri Bakanı’nın meclis kürsüsünden haykırdığı şu sözler bu birleşimi özetler:
“Kemalizm Türk’tür. Aynı zamanda Türkçüdür. Eğer Türk milleti geçmişteki acıları tekrar yaşamak istemiyorsa mutlaka Türkçü ve millici olması lazım gelir.” (9)
NOTLAR:
(1) Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 18.
(2) Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Küçük Mecmua 1922.
(3) 1919, İstanbul Türk Ocağı’ndaki konuşmasından.
(4) OdaTV, Kim bu Fethullah Turancıları, 13 Aralık 2020.
(5) Üç Tarz-ı Siyaset kitabından alıntı.
(6) Atatürk’ün Bütün Eserleri, kaynak yay., c.24, s. 26.
(7) Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, İstanbul Maarif Basımevi, 1960 Basım, c. il, s. 237, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. 1 / Temmuz 1985 / Sayı: 3, s. 865.
(8) Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, 1. Basım, c. 23, s. 20–21 ve 84–90 ve Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları.
(9) TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, Cilt 16, 5 Şubat 1937, s. 60.
Yorumlar
Yorum Gönder